
Yaşamın kıyısında gezinmek mi? Yoksa içinde olmak mı ? Ne dersiniz…?
Ayrılıkları hüzünleri yaşam sahnesine yazamadan, bir tuvalde özgürlüğü tadamadan ve bir sevgilinin yüreğini sinema perdesinde bulamadan akıp gidiyor parke taşının kenarından su misali yaşam.
Ve bir çocuk yüreği bırakıyoruz gerimiz de… Soluksuz bedenlerimiz dolaşıyor sokaklarda, bakıyoruz ve görmüyoruz sokaktaki gözyaşını. Kavgamız yaşamın hep kenarında emanet bir duruştan öteye geçemiyor. Cepheler açıyoruz kandan, gözyaşından duvarlarıyla.
Oysa bu kent ne soluklar barındırıyor yüreğinde de hala uzağında kalıyoruz yaşamın. Hani bir soluk alanı olsun diye bir saatimizi bir tuvalin önünde geçirmek veya gözlerimizdeki hüznü silebilmek adına sahnedeki aktriste gülümseyebilmek keyfinden mahrum bırakıyoruz bu bedeni. Bir ömür akıtıyoruz kül rengi sabahların koynundan işyerlerimize doğru ve dönüşlerimiz oksijensiz bir odanın ruhuna emanet.
Açın gözlerinizi artık…
Yaşam akıp gidiyor ve bizler hala çok uzağız her şeyden. Bir kahve tadımlık molalar verin kendinize ve yaşamın ikinci perdesini kaçırmayın bari. En azından bugünden başlayın ve kaçamak zamanlarınız olsun sanat sokağının köşe başında. Bir tiyatro binasının kapısından girmeyi deneyin, piyano tuşlarının özgürlüğünü keşfedin mesela veya fırça darbesinin yaşam darbesinden daha acısız bir dokunuş olduğunu hissedin.
Hadi parke taşları sizin ayaklarınızla aşınmayı bekliyor ve sineması, sergisi, tiyatrosu sizlere emanet bir kentin ferdi olarak soluklandırın yaşamınızı.
Sevgiyle kalın…